Unutamadığım Üç Fransız Ateist Star Gazete Alıntı. Ramazanlık.

Unutamadığım üç Fransız ateist

Cemal Aydın / Mütercim
23.04.2022 Star Gazete 

"Catherine, lütfen bana doğru söyle! Biliyorsun ölümden döndük, o tehlikeli anda içinden ne geçti?" dedim. Anlamıştı, kendisine hâlâ Allah'a inanıp inanmadığını sorduğumu. "Kaderimde varsa ölürüm, diye düşündüm!" dedi. "Anlamadım!" dedim. Şu cevabı verdi: "Cemal, söylesene, kaderi kim yazar?"

Daha başkalarıyla da tanıştım, görüştüm, fakat beni en fazla etkileyen ve sözlerini hiç unutamadığım üç Fransız ateist oldu. Birincisi, İstanbul Üniversitesi, Fransız Filolojisinden hocam Bay Cégretin (Segröten)'dir. Bir dersinde kendisinin ateist olduğunu söyledi, hemen ardından da zihnime iyice nakşolunanan şu sözlerini ekledi: "Gerçi benim ateistliğim, imtihandan geçmiş bir ateistlik değil. Gözlerinizden okuyorum, o da ne demek, diyorsunuz. Şu demek: Bir uçaktasınız, uçağın arızalandığı duyuruldu ve can yeleklerini giymeniz istendi. Gemidesiniz, denizin ortasındasınız, geminiz batıyor, yine can yeleklerini giymeniz söylendi. Orman içindesiniz, her tarafınızı alevler sarmış. Yahut apartmandasınız, aşağı katlardan alevler ve dumanlar yükseliyor. Kısacası, bunlara benzer, ölümle burun buruna kaldığınız, kurtuluş umudunun neredeyse sıfır olduğu bir durumdasınız. Sağ kalmanıza pek ihtimal vermediğiniz bir belâ veya bir âfetle karşı karşıyasınız. Galiba öleceğim veya mutlaka öleceğim gibi düşünceleri içinizden geçirdiğiniz o en tehlikeli anlarda Allah'a inanmamaya devam ediyor da sonunda şans eseri kurtuluyorsanız... Sizin ateistliğiniz imtihandan geçmiştir, o yüzden de gerçektir, sahicidir. Değilse, şüphelidir. Hayatımda böylesi korkunç durumların hiçbiriyle karşılaşmadığım için, benim ateistliğimin sahici mi, şüpheli mi olduğundan emin değilim!"

Ne güzel bir itiraf, ne kompleksiz bir değerlendirme! Şimdilerde öldü mü, sağ mı bilmem, fakat benim için kendisi gerçek anlamda fikir namusuna sahip biriydi.

Ölümden dönünce...

İkincisi, gazeteci bir hanım kızdı. Kendisiyle Irak'ta karşılaştım. O sıralar Tercüman gazetesi dış haberler servisinde çalışıyordum. Uzun yıllar süren ve her iki ülkeden birer milyon kişinin hayatına mal olan Irak-İran savaşının son günleriydi. Irak, Fao Yarımadasını İran'dan geri almış ve bu zaferini dünyaya duyurmak için de pek çok ülkeden gazetecileri davet etmişti. Söz konusu yarımadaya giderken otobüste bir hanım yanıma geldi ve bana Fransız olup olmadığımı sordu. Meğer bizim gazeteci arkadaşalar ona benim Fransız olduğumu söylemişler. Biraz sohbet ettik. Kendisinin La Croix (La Krua) gazetesinin muhabiri olduğunu öğrenince, "Siz çok dindar bir Hıristiyan olmalısınız!" dedim. Hemen "Hayır, ben ateistim!" demez mi? Çok şaşırdım. Çünkü o gazeteyi papazlar çıkarır. Zaten adı da haçtır, eski tabirle saliptir. Yani adıyla sanıyla tam bir Hıristiyan gazetesidir. O yüzden kendisine "Papazlar nasıl oluyor da senin gibi bir dinsizi çalıştırıyorlar?" diye sordum. Cevabı: "Profesyonel bir gazeteciyim ben, onun için..."

Otobüslerle, ardından da askerî araçlarla Dicle ile Fırat'ın birleştiği yer olan Şattülarap kıyısına gittik. Karşısı İran. Uzaktan uzağa İran topçusunun attığı top seslerini duyuyoruz. Çok geçmeden o toplar bizim üzerimize yönelmesin mi? Hemen jeeplere bindirildik. Son sürat uzaklaştırılıyorduk. Çevremize top mermileri yağıyordu. Üzerimize ha düştü ha düşecek korkusuyla yüreklerimiz ağızlarımıza geliyordu. Azrail'in soluğunu basbayağı ensemizde hissediyorduk. O korkuyu ancak yaşayan bilir, anlatılması mümkün değil. Her neyse, Basra'ya dönüş yolunda o Fransız muhabirin yanına gittim. Filolojideki hocamın dediğini test etmenin tam zamanıydı. Kendisine şöyle dedim: "Catherine (Katrin), lütfen bana doğru söyle! Biliyorsun ölümden döndük, o tehlikeli anda içinden ne geçti?" Anlamıştı, kendisine hâlâ Allah'a inanıp inanmadığını sorduğumu. "Kaderimde varsa ölürüm, diye düşündüm!" dedi. "Anlamadım!" dedim. Şu cevabı verdi: "Cemal, söylesene, kaderi kim yazar?" Ve o hanım kızın ateistliği orada bitmişti. İmtihandan geçip geçmeyen ateistlik konusunda hocam haklı çıkmıştı.

Evren kör bir tesadüf olamaz

Üçüncüsü, Martine Legrand (Martin Lögran) adında, sosyoloji doktorası yapmış, fikrî seviyesi çok yüksek bir bayandı. Filolojiden bir hanım arkadaşımın dostuydu. Bir gün Dolmabahçe Sarayı'nın çay bahçesinde oturuyorduk. Benim her zamanki gibi dinsizleri dine davet etme coşkum tuttu. Bu evrenin kör bir tesadüfün eseri olamayacağından, Allah tarafından yaratıldığından söz etmeye, bu arada İslâm'ın Allah'ın gönderdiği bozulmadan kalmış tek hak din olduğundan bahsetmeye koyuldum.

Bir ara öfkeli bir yüz ifadesi ve ses tonuyla, Fransızların hiç hazzetmedikleri, dahası çok rahatsız oldukları, din yayıcılığı anlamında bir kelime olan "prosélytisme" kelimesini kullanarak bana şöyle çıkıştı: "Cemal, sen beni kendi dinini kabul ettirmeye mi çalışıyorsun?" Cevap verdim: "Farz et ki öyle yapıyorum? Ne var bunda? Ben sana çok değer veriyorum. Çünkü sen gerçekten değerli bir hanımsın. İstiyorum ki öte âlemde cehennemde yanma! Cennete git! Senin iyiliğini düşünmem suç mu? Sen Allah'a inanırsan veya Müslüman olursan, benim maddî bir çıkarım mı olacak?"

Benim bu ve buna benzer söylediklerimi dikkatle, masum bir çehreyle ve önceki çıkışmasından dolayı özür diler gibi görünen bir bakışla dinledi. Sonra da şöyle dedi: "Bak Cemal, sen Allah'a ve âhirete inanıyorsun! Ölmekle yok olup gitmeyeceğini, bir hiç olmayacağını, tam aksine cennette veya cehennemde var olmaya devam edeceğine inanıyor ve teselli buluyorsun! Senin için ölüm yok oluş değil! O yüzden elbette sen benden daha rahat ve daha huzurlusun! Benim için ölüm ne biliyor musun? Ben kapkara bir duvara, simsiyah bir ölüm duvarına çarpıyorum ve tuz buz olup yok oluyorum! Bir hiç oluyorum! Varlığımdan hiçbir eser kalmıyor! Bunun ne kadar acı, ne kadar acı verici olduğunu sen anlayamazsın! Anlaman mümkün değil! Ben inanmak istiyorum, fakat inanamıyorum!"

Kendisine İslâm'la ilgili bazı kitaplar armağan ettim. Kur'ân'dan okuması gereken bazı surelerin adlarını verdim. Fransa'ya döndükten sonra kendisinden bir daha hiç haber alamadım. Buradaki hanım arkadaşına sordum. O da artık haber alamadığını, birtakım ameliyatlar geçirdiğini, ölmüş olabileceğini söyledi. Evet, ateistlik konusunda hiç unutamadığım üç Fransız bunlardır. Kendilerinin samimiyeti, dürüstlüğü ve komplekssizliği beni hakikaten hayran bırakmıştır.

Aziz Nesin farkı

Ülkemizde ateist olduğunu söyleyenlerin sahiden ateist olup olmadıklarından emin değilim. Uzun yıllar görüşüp konuştuğum ünlü bir köşe yazarı, ikide bir Allah'a inanmadığından bahsederdi. Bir gün bana telefon etti. Kansere yakalanmış, durumu çok ciddiymiş. "Lütfen falan hanımefendiye söyle de benim için dua etsin!" demesin mi? Çok şaşırdım. Demek ki onun ateistliği de oraya kadarmış.

Ben bu ülkede gerçek, hakiki, sahici, dürüst, tek bir ateist tanıdım. O da Aziz Nesin'dir, toprağı bol olsun! Ne cenazesini yıkattırdı, ne namazını kıldırdı, ne de bir kabir yaptırdı. Diğerlerinin ateistliği bana komik, hem de çok komik geliyor. Çünkü Aziz Nesin gibi yiğitçe bir vasiyette bulunamıyorlar. Cenazeleri yıkanıyor, musalla taşına konuyor, namazı kılınıyor ve Müslüman mezarlığına gömülüyorlar. Bizdeki ateistlerin akıl ve mantıktan zerrece nasiplerinin olmayışının bir delili de ölmüşlerine mezar yaptırmaları, bayramlarda falan da gidip kabrine çiçek koymalarıdır.

Sevgili ateistim, insana kendi ruhundan üfleyip can vermiş olan Allah yoksa, insanın ruhu diye bir şey yoksa, insan baştan sona maddeden ibaretse, ölen kişi yok olup gitmişse, hiç olmuşsa, ruhu olmadığı için senin mezar ziyaretinden de, koyduğun çiçekten de haberi olmayacaksa, bütün bunları niçin yapıyorsun? Bu ne menem ateistliktir a kardeş! Sen hiç farkında olmadan kendini kandırmış olmuyor musun? Hele bir düşün, hele bir tefekkür et! Evet, ben bu ülkede tek bir ateist tanıdım: Aziz Nesin! Ateistliğin her bakımdan hakkını veren odur. Diğerleri ya taklitçi ateisttir, ya da kendini bilmez, sözde ateist.

Hidayet üzre olanlara selâm olsun!

cemal40@yahoo.fr

Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( Unutamadığım Üç Fransız Ateist Star Gazete Alıntı. Ramazanlık. başlıklı yazı Mustafa ESER tarafından 29.04.2022 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )