Büyük Osmanlı-sağlık Ve Temizlik

UYGARLIĞIN GÖSTERGESİ OLARAK SAĞLIK VE TEMİZLİK

Türkçe hakkında yazacaklarım bittiğine göre uygarlığın önemli göstergelerinden biri olan Temizlik,sağlık hizmetleri ve Sağlık eğitiminden biraz bahsetmek istiyorum.Bu konuda da algımızı doğru yönlendirmek adına ilginç alıntıları bilgizine sunacağım.

Vakıf bölümündeki hamam sayıların dikkat etmenizi rica ederek Derin Tarih dergisinin 2015 Ağustos sayısında The Dirt On Clean kitabının yazarı Katherine Ashenburg’la yapılan bir röportajdan bahsetmek istiyorum.Yapılan röportajdan:Fransa’nın meşhur Versay sarayında insan dışkılarının merdiven altlarında toplandığını,saray beyefendilerinin merdiven boşlukları ve avlulara işediklerini,Kral 16.Lui’nin merdiven altlarındaki dışkıların haftada bir kez temizlenmesi için emir yayınladığını öğreniyoruz.Röportajda Bayan Ashenburg,16.Luis’in hayatı boyunca iki veya üç kez banyo yaptığını belirtiyor.Sözlerine ilaveten Hristiyanlığın İslam ve Hiduizmin aksine temizliğe vurgu yapmayan dünya çapındaki yegane din olduğunu,Kilisenin vücut temizliğini önemsemediği gibi yıkanmayan insanların kutsanarak övüldüklerini,Avrupa’lı ve Amerikaların 19 yüzyılın ikinci yarısında kalıp sabun yapmayı öğrenene kadar sadece su ile yıkandıklarını sözlerine ekliyor.”…Müslümanlar Hıristiyanları göre çok daha temizdi ve bunu sağlayan İslamın temel öğretileriydi. Ne yazık ki Müslümanların hamam ve temizlenme geleneği İspanya’da yerleşemedi.Bunu sebeplerinden biri, İspanyolların Müslümanlardan pek hoşlanmaması ve onları taklit etmek istememesiydi.Endülüs Emevi devletinin yıkılmasından sonra İspanya’daki Müslüman hamamlarının tamamı ya yıkıldı veya kaderine terk edildi.” Röportajda İspanya Kraliçesi İsabella’nın Ostand kuşatması sona erene kadar içliğini değiştirmeyeceğine yemin ettiği,ve 3 yıl 3 ay 13 gün süren kuşatma sırasında kahverengiye dönen içliği ile durduğu,bu jesti sayesinde Milli Kahraman’a dönüştüğü nakledilmiş.

Konya Postası gazetesinden Abdullah UÇAR Kokuşan Asırlar isimli dizi yazı serisinde Avrupa’nın temizlik alışkanlıklarıyla ilgili ayrıntılı bilgiler vermektedir.Uçar’ın naklettiği bilgiler Bn.Ashenburg’un ifadeleriyle hemen hemen aynı.Abdullah Uçar’ın yazdığına göre Hıristiyan Azizelerden Elisabeth bu zevkten (yıkanma zevkinden) öylesine kaçınıyordu ki, kokmaya başlamış, etrafındakiler bu kokuya dayanamaz hâle gelince, onu yıkanmaya zorlamışlardı.Fakat başarıya ulaşamadılar. Çünkü kadın suya değer değmez fırlayıp kaçtı ve işlediği günahtan dolayı tövbe etmeye başladı.”Makx Kemmerıch,“Tarihteki Garip Vak’alar”,Terc. Behcet Necati, s.

Abdullah Uçar Avrupa’lıların temizlik alışkanlıklarına dair ilginç bilgiler paylaşmış.Mesela:”Paris’te 14. Lui zamanında hiç kimse sokakta giderken tepesine pis bir şeyin dökülmeyeceğinden emin değildi.Ancak geniş caddeler biraz emniyette idi. Her an bir pencere açılarak söylenen (Gare L'eau) seslenişinden sonra, bir lâzımlık veya leğen muhteviyatı aktarırlardı. Şehrin hiçbir sokağında bundan ve korkunç bir kokudan kurtulmak mümkün değildi.Umumi abdesthaneler olmadığı için sokak köşeleri, duvar dipleri, sarayların ve kiliselerin civarı bu hizmeti görürlerdi. Sarayların, kiliselerin ve müzelerin avlularında ,salonlarında ve kapı arkalarında güpegündüz bu nevi ihtiyaçlar görülürdü. Kimse de bir şey demezdi. Yalnız 3. Henri biraz temizmiş ve 1587 senesi Ağustosunda bir tebliğ ile her sabah kendisi kalkmadan önce bahçede ve salonlardaki bütün pisliklerin temizlenmesini emretmişti. Buna rağmen ispanya ve Fransa kral sarayları çok şiddetli ve fena bir koku yayar, bunu ıtriyat (parfüm) kokuları bile bastıramazdı. Bunun için 17. asırda birisi lazımlığı keşfetmiş, bu icat saraylara kabul edilerek kokunun biraz önü alınmıştır.”Makx Kemmerıch, a. g. e. s. 8-10 1780 de halkın protestosu üzerine polis lâzımlıkların pencerelerden sokağa dökülmesini! Yasaklamıştır.Fransız Enstitüsü Azalarından Funck Srentand’ın;“La Sosiete ou Moyen Age” adlı eserinden, İ.Hâmi Dânişmend şu bilgileri nakleder:

“...Çatal 13. asırda ortaya çıkıncaya kadar Avrupa'da yemekler elle yenir, yemeğin bitiminde kadınlar ellerini yıkayınca bazı kişiler onların el suyunu içerlerdi. Bunu bilhassa âşık olan erkekler yaparlardı. Sevdikleri kadın elini yıkayınca onun el suyunu, ona yaranmak için içerlerdi. Bu hâl gittikçe görgü kaidesi ve nezaket icabı hâline geldi.”İsmail Hâmi Dânişmend,“Tarihi Hakikatler”,Tercüman Gazetesi Yay. 1979

Meşhur J. J. Ruso saatlerce lâzımlıkta otururdu. Orlean dükü etrafında hizmetkârları, lâzımlığa kurulmuş, Noailles dükünü o vaziyette kabul etmişti. O zamanın sağlık durumu hakkında Wolter, Doktor Paulot'e yazdığı bir mektupta şu açıklamada bulunur:“Sizin Paris'teki o Hotel Dieu Hastanesi sirayet(bulaşıcı hastalık) yatağıdır. Üst üste yatırılan hastalar birbirlerine ölüm saçarlar. Daracık sokaklarınızda mezbahalarınız var. Yaz oldu mu, yayılan leş kokuları, bütün bir mahalleyi zehirlemeye kâfidir.Kiliselerinize gömülen ölülerin kokuları sağları bile öldürür. İnnecont mezarlığı ise bizi Hotanto zencilerinden daha aşağı düşüren bir vahşet delilidir.”7- Makx Kemmerıch, a.g.e. s. 15. http://www.konyapostasi.com.tr/yazarlar/abdullah-ucar/kokusan-asirlar-2/96074

Son alıntımız da Derin Tarih dergisinin Şubat 2016 sayısından.Başlığı Avrupa’da burun temizlemek bir sanattı!

(Tarihte Avrupa’nın temizliğe düşkünlüğü meşhurdur! Öyle ki mendilin bir Avrupalının cebinde kendine yer bulması 15. asrın sonunu bulur. O zamana dek burunlarını elleriyle temizliyorlarmış çünkü. Jean Sulpice 1545’de yazdığı eserinde burun temizliğinin parmaklarla değil,mendille yapılması gerektiğini belirtir. Erasmus’un Civilité Moral des Enşants adlı risalesinde (1613) kimler çıkmaz ki karşımıza: burnunu kasketine ya da elbisesine sümküren mi istersiniz, dirseği veya koluyla temizleyen mi! 1797’de de pek bir şey değişmemiş.De la Mésangére sümkürmenin bir sanat olduğunu yazmış.Makbul olan ise ne az, ne de çok gürültülü sümkürmekmiş. Derin Tarih Dergisi / 2016 ŞUBAT

Burada okuyucunun aklına ister istemez şu soru gelecektir.Osmanlı toplumunda çevre temizliği gibi halk sağlığı sorunlar yok muydu? Yrd.Doç Dr.Hasan Hüseyin Özgür’ün Osmanlı’nın 5.cildine yazdığı makaleden alıntılarla bu soruya cevap verelim.

Temizlik ve çöplerin bertarafı Osmanlı ve Selçuklularda-genelde-19.yüz yıla kadar ciddi bir sorun olarak ortaya çıkmamıştır.Özellikle lonca,mahalle ve Vakıf sisteminin iyi işlediği dönemlerde ancak Kahire,İstanbul gibi az sayıda büyük kentlerde ve dönem dönem ortaya çıkan temizlik hizmetleri sorunundan bahsetmek mümkündür.Temizlik ve çöplerin bertarafı konusundaki hizmetlerin Osmanlı’da birkaç büyük kent dışında özellikle Tanzimat’a kadar ciddi bir kamu örgütlenmesini gerektirecek seviyede olmadığı düşünülmektedir.Temizlik hizmetlerinin salgın hastalıklar,nüfus yoğunluğu veya azınlık mahallelerinde halkın iş birliği yapmada göreli zayıflığı durumları hariç bir kamu hizmeti olmadığı,mahalle ve sokak seviyesinde veya özel kişiler aracılığıyla çözülmesi gerektiği esas olarak kabul edilmekteydi.

”Osmanlı Devletinde Tanzimat dönemine kadar,günümüzde belediyelere ait çoğu görevler Kadı’nın uhdesinde bulunmuştur.Bu görevlerin bazısını kadı bizzat veya yardımcıları aracılığıyla yerine getirmiş;bir kısmı ise Vakıflar gibi müesseseler(ce)e ifa edilmiş,kadı tarafından denetlenmiştir”(Şentop,1996:284)” Osmanlı şehirlerinde mahalleli,mahallenin yönetiminden,temizliğinden,çöpün toplanması ve yok edilmesinden,yeni yapıların ve çevre ile ilişkileri ile ilgili nihai kararları vermekten sorumludurlar” (Cansever,1995:159)…Osmanlı Devleti’nin kurulmasından Tanzimat’a kadar olan dönemde belediye hizmetleri,başlıca kadılar,muhtesipler,mimar ağaları,Vakıflar ve esnaş kuruluşları tarafından yürütülmekte; bütün belediye işlerinin bir merkezden yönetilmesi amacıyla müstakil bir organ oluşturulmamıştı.

…İlk belediyenin İstanbul’un azınlıkların ve yabancıların yoğun olarak bulunduğu Galata ve Beyoğlu semtlerinde kurulması bir tesadüf değildi…Osmanlı Devleti’nde çevre temizliği,daha çok dinsel buyrukların yönlendirdiği kalıpları içeren normlarla kurallaştırılmaya çalışılmıştır.Halkın çevre temizliğine dikkat etmesini sağlayacak Subaşılar görevlendirilmiştir.Bunlar bulundukları yerleşim yerine göre adlandırılıyordu.(il,kent subaşısı gibi)Kadılara bağlı olarak çalışan Subaşıları bulundukları yerde, günümüzde zabıta memurunun yaptığı görevi yapıyordu.Ancak bu memurlar kendi başına buyruk davranmayıp çevre temizliği konusunda,yasal dayanaklara göre davranmak zorundaydılar.

Çöplük Subaşısı denen görevli için 1539’da hazırlanıp yürürlüğe konmuş Çevre Temizliği Nizamnamesi vardır.Kanuni Süleyman döneminde Edirne Çöplük Subaşısına verilmek üzere hazırlanan Yasakname 13 maddelik kısa bir yasadır”(Akıncı,1996:146)Örnek olması açısından 12.maddede şöyle denmektedir.”Hatta uygun biçimde etrafı gözeterek leş vs.pislikten temizlensin.At ve benzeri gibi hayvan leşlerini herkesin rahatsız olduğu yerlere konmasını yasaklasın.Bu yasağa uymakta gecikene,atmış olduğu leşin başı kesilip boynuna takılarak şehirde teşhir edilsin”)

Doktorlar ve Tıp Eğitimi insanlık tarihinin her döneminde zor ama bir o kadar da gözde meslekleridir.Çünkü her idarecinin en azından kendisi ve ailesinin sağlıklı olmasına ihtiyacı vardır.Ünlü Tıp bilgini İbn-i Sina’nın Tıp kitabının yüz yıllar boyunca dünya üniversitelerinde kaynak kitap olarak okutulduğunu herkesin malumudur.Asr-ı Saadetten itibaren İslam devletlerindeki en gözde kurumlardan birisi Tıp eğitimi ve hastane olmuştur şüphesiz.Fetihler ve savaşlar çağında idareciye en çok lazım olan doktor olduğuna kimse karşı çıkmayacaktır. Anadolu’nun Türk Yurdu olmasıyla birlikte gerek Anadolu Selçuklu devleti gerek Beylikler gerekse Osmanlı Devleti gerektiği gibi önem vermişler kurdukları vakıflarla hem Tıp eğitimini hem de ücretsiz sağlık hizmetinin halka sunumunu sağlamışlardır.

İslam dünyasın da darüşşifa (hastahane),profesyonel tıbbi kadronun çalıştığı bir vakıf kurumu idi. XV. asra kadar nadiren uzman hekim çalıştıran Avrupa hastaneleri ise sonraları İslam dünyasından,özellikle Selçuklulardan etkilenmişti. XI I I.-XV.asırlar arasında İslam hastaneleri İtalya ve Fransa’daki hastanelerden daha iyi teşkilatlanmıştı ve standartları daha yüksekti.Vakıf biçiminde ki kurumlar Batı’da daha çok XX. asır da oluşturulmuştu.

Ancak bunlar tam anlamıyla İslam vakıflarıyla aynı yapıya sahip değildi.İslam hastanelerin de eğitim ve tedavilerin hepsinin laik olduğunu belirten bazı araştırmacılar,aynı dönemde Avrupa tıp eğitiminin temelini manastır okullarının oluşturduğunu hatırlatırlar.Ancak Osmanlı arşiv belgelerini incelediğimiz de, ‘laik hastaneler’ konusunun istisnaları olduğunu görüyoruz. Örneğin 1727 tarihli bir belgeye göre, Kastamonu’da İbn-i Süleyman İbn-i Ali Darüşşifası’n da “mesru”(saralı) ve mecnunlar (deliler)” darüşşifa şeyhi sayesinde “ifakat (iyileşme)” buluyorlardı.Üstelik yıllardır “talebeyle talim ve irşad üzere olup fethi hakani’den beri meşihat-ı mezbureye taraf-ı aherden müdahale olunmamış” idi.Vakıfların kırsal kesimdeki karşılığı ise tekkelerdi.Taşra da imkânlar İstanbul’ da olduğu kadar geniş değildi ve dolayısıyla tedavi uygulamaları dini unsurlar içerebiliyordu.1734 tarihli bir belgeye göre, Erzurum Pasinler ilçesin de bir tekkede “etraf ta başka bimarhane olmaması”sebebiyle-devletin onayıyla-mecnunlar tedavi ediliyordu. Ayrıca IX. asır da Bağdat yakınındaki Dair Hızkıl tekkesinde psikiyatrik tedavi yapıldığını belirtmek gerekir.

Anadolu’nun ilk tıp merkezi olan Kayseri’deki Gevher Nesibe Darüşşifa sı’ nın (1205-06) vakfiyesine göre,medrese hastanenin bir parçasıydı.Burası için “Şifaiyye ve Kıyasiyye Medreseleri” denilmiş ve “Medrese-i Darüşşifa ifadesi kullanılmıştır

İlk İslam hastanesi Abdül Melik’in M. 706-707’de kurduğu hastane idi.Diğer önemli hastaneler,IX. ve X.asırlarda Harun Reşid, Ahmed İbn Tolon ve Sultan Adûduddevle tarafından inşa ettirilmişti. En büyük vakıf hastanesi ise Mansuri (Kalavun) Hastanesiydi (M.1284)(Yakup Akkuş)

Osmanlıların Anadolu’da yaptırdıkları ilk hastane Bursa Yıldırım Darüşşifasıdır.(1399)Tabib Hüsnü’nün başhekimlik yaptığı Yıldırım Darüşşifasın da 1 baş tabib,1 bir baştabib yardımcısı,1 tabib,1 cerrah,1 göz hekimi,ve çeşitli personel çalışıyordu.İlerleyen yüz yıllarda Anadolu ve Rumeli’de çok sayıda darüşşifa kuruldu.Fatih Darüşşifası,Edirne Cüzzamhanesi,Süleymaniye hastanesi gibi.(Yavuz Onat Osmanlı 8 syf:650)

Bu bilgilerden yola çıkarak,Sayılı’ nın(Dünyaca meşhur Türk Bilim tarihi Profesörü)da değindiği gibi, klinik öğretim da ha eskiye dayandığı için ‘İslam medeniyetinde hastane medresenin değil,medrese hastanenin bir parçasıydı’ diyebiliriz.Avrupa’ da ise XIII.asır dan beri hastaneler ile tıp üniversiteleri ve fakülteleri arasında işbirliği yoktu.Avrupa’ da klinik öğretim,XVI. asrın sonunda modern tıp uygulamalarıyla birlikte başlamıştı.Diğer yandan,Vakıf Gureba Hastanesi’ne (1843) ait külliyenin merkezinde-klasik Osmanlı külliyelerinin aksine-cami değil hastane bulunmaktaydı.Yani cami,hastanenin bir parçası durumundaydı.Bu farklılık,son dönem Osmanlı vakıf kültüründe modern tıp eğitiminin daha da belirginleştiğinin bir görüntüsüdür. Ayrıca,Türk Tıp Tarihi literatüründe “hastahane”tabirinin ilk olarak Vakıf Gureba Hastahanesi için kullanıldığı ifade edilmektedir.Oysa Tanzimat öncesinde de‘hastahane’ ifa desi kullanılıyordu.Osmanlı arşiv kayıtların dan ulaşabildiğimiz –hastahane ifadesinin yer aldığı- en erken tarihli belgeye göre (M. 1796);“Dergah-ı Ali topçularının marazilerine (hastalarına) hastahane olarak bir mahall-i mahsusun lüzumu…”gereğince “Beyoğlu’nda müştemilatıyla vaki hastane tahsis olunan mahal…” Hazine-i Amire’ den 2.500 guruş ödenerek satın alınmıştır.

Öte yandan,Osmanlı’ da ‘hastahane’ ifadesi sadece askerlerin tedavi gördüğü hastaneler için kullanılmıyordu.Örneğin,1843’te İstanbul Edirnekapı’ da ki bir medrese hastane olarak tahsis edilmişti ve “Gureba Hastahanesi” olarak anılmaktaydı.

Şunu ifade edelim ki XVIII.asrın sonundan itibaren oluşturulan bu hastahaneler,Darüşşifalar gibi bir külliyenin parçası değil;devlet tarafından kurulan ve bir kısmı vakıf kuruluşuydu.Eğitim ve sağlık hizmetlerinin finansmanı,vakıflar aracılığıyla gerçekleştiriliyordu.Tarlalar, çiftlikler,köy ler,ormanlar, zeytinlik ler,değirmenler,madenler,evler, dükkanlar, hanlar ve su kaynakları gibi bir çok gelir kaynağı bu hizmetlere vakfedilmişti.İlmiye sınıfına ve vakıflara tanınan vergi muafiyetleri de önemli bir mali teşvik unsuruydu.Süleymaniye Tıp Medresesi’nin(1556-57) ilk müderrisi Ahmet Çelebi’ye,vakfiyede ücret miktarı için 20 akçe denilmişken,-günlük 60 akçe ödenmesi,idarenin nitelikli bilim adamlarına verdiği önemi göstermektedir.Yurt dışından gelen hekimler de birikimlerini yine vakıf sağlık kurumları sayesinde topluma aktarıyorlardı.Fatih külliyesinin masrafları içerisinde darüşşifanın payı %16’yı bulmaktaydı.Süleymaniye Külliyesi’nde,1557 yılı için-zavaid,horan ve duaguyan ücretleri hariç- medrese,mektep ve darüşşifa görevlilerinin yevmiyelerinin toplam ücretler içerisinde ki payı %30’du.Bu oran 1585,1653 ve 1703 yılla rı için sırasıyla %27, %19, %34’tür.Önceleri en yüksek değere sahip olan, cami görevlileri ücretlerinin payı ise 1703’te %26’ya düşmüştür.Bu mali destekler yanın da bir idari destek olarak;darüşşifalar arasında hekim değişimi(rotasyon progamları) yapılıyordu.Bu sayede hekim adayları ünlü hekimlerle çalışma,bilgi ve görgülerini artırma imkânı buluyorlardı.Ayrıca,Fatih ’in külliye kütüphanelerine bağışladığı kitaplar arasında çeşitli tıp eserleri vardı.Bu tarihler de Paris Tıp Fakültesi kitaplığın da sadece altı eser bulunduğunu belirtelim.Yakup AKKUŞ İktisat Tarihi AD, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi, Osmanlı Vakıf Kurumunda Tıp Bilimlerinin Gelişimi Türkiye Klinikleri Tıp Etiği-Hukuku-Tarihi Dergisi, C: 18, S: 1, 2010, s. 26-36.


Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( Büyük Osmanlı-sağlık Ve Temizlik başlıklı yazı Mustafa ESER tarafından 24.01.2020 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )