‘’vatandaş Türkçe Konuş !’’ Kampanyalarından Kürt Tilkisi, Ermeni Koyununa...
‘’vatandaş  Türkçe  Konuş !’’ Kampanyalarından Kürt Tilkisi, Ermeni  Koyununa...
‘’VATANDAŞ TÜRKÇE KONUŞ !’’ KAMPANYALARINDAN KÜRT TİLKİSİ, ERMENİ KOYUNUNA...---4. BÖLÜM--
Atatürk, 1934 Yılında Türkçemizi içinde bulunduğu çıkmazdan kurtarmak için, içinde Falih Rıfkı Atay, Hasan Ali Yücel, Reşat Nuri Güntekin, Fuat Köprülü gibi yazarların bulunduğu bir sözlük komisyonu kurdurdu. Bu komisyon 25 Mart 1935’e kadar çalıştı didindi ve sonunda yine 8.000 kelimeyi aşmayan bir sözlük meydana getirdi. Bu sözlüğün bir önceki Tarama Dergisi sözlüğünden farkı bir sürü yeni öz Türkçe(!) kelime ihtiva etmesiydi.
Evet... Türkiye’de artık aydın tabaka ile halk kesiminin, konuşulan ve yazılan her şeyi anlaması ve ortak bir dil kullanması için yapılan çalışmalar sonunda Türkçemize binlerce yeni ve saf kan Türk kelime kazandırılmıştı.
Mesela?
Mesela bundan böyle ‘’Meclis’’ Diye bir kelime yoktu. Onun yerine ‘’ Kamutay’’ vardı.
‘’Milletvekili ya da Meb’us’’ diye bir kelime yoktu. ‘’Saylav ‘’ vardı
‘’Dünya’’ yoktu ‘’Acun’’ vardı
‘’Beynelmilel ya da Milletlerarası’’ yoktu ‘’Arsı ulusal ‘’ vardı.
‘’Faaliyet’’ yoktu ‘’ Kınav’’ vardı
‘’Refah’’ yoktu ‘’ Genlik ‘’ vardı.
Bütün bu yeni kelimeler yanında Türkçe kelimeleri yabancı dillerdeki( Tabii ki Batı Dilleri ) karşılıklarına benzetme çabaları da had safhadaydı.
Mesela?
Fransızcası ‘’ Surhomme’’ olup tam karşılığı ‘’ İnsan üstü’’ olan kelime ‘’Üst-İnsan’’ olarak Türkçeleştirilmişti (!)
Fransızca ‘’İmage’’ Kelimesi Türkçeye ‘’ İmge’’ olarak kazandırılmıştı (!)
Grekçe ‘’ Okeanos(Okyanus)’’ Kelimesi Türkçemize ‘’Okan’’ olarak kazandırılmıştı.
Arapça olan ‘’Uzuv’’ yerine bundan böyle aslı yine batı dillerinde ‘’ Organ’’ olan kelimeyi ‘’ Örgen ‘’ olarak Türkçeleştirmiştik(!)
Gelelim en komiğine:
İngilizce ‘’ peki- olur ya da Aferin ‘’ anlamındaki ‘’ Okey( Yazılışı Okay)’’ Kelimesi de dilimize aynen yazıldığı şekliyle ‘’ Okay’’ olarak öz Türkçe bir kelime diye kazandırılmıştı.
İşte bu dönemde dilimizin nasıl öz Türkçeleştirildiğini daha net anlayabilmemiz için Atatürk’ün 3 Kasım 1934’de İsveç Veliaht Prensi Güstav Adolph'u, Çankaya Köşkünde ağırladığı zaman yaptığı konuşmaya göz atmak yeterli olacaktır.
Atatürk,Prens Güstav Adolph’a şöyle sesleniyor:
''Altes Ruayâl,
Bu gece, yüce konuklarımıza, Türkiye’ye uğur getirdiklerini söylerken duyduğum, tükel özgü bir kıvançtır.
Burada kaldığınız uzca, sizi sarmaktan hiç durmayacak ılık sevgi içinde, bu yurtta, yurdunuz için beslenmiş duyguların bir yankısını bulacaksınız.
İsveç-Türk uluslarının kazanmış oldukları utkuların silinmez damgalarını tarih taşımaktadır. Süerdemliği, önü, bu iki ulus, ünlü sanlı sözlerinin derinliğinde sonsuz tutmaktadır.
Ancak, daha başka bir alanda da onlar erdemlerini, o denli yaltırıklı yöntemle göstermişlerdir. Bu yolda kazandıkları utkular, gerçekten daha az özence değer değildir.
Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar bugün en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar; baysal utkusu.
Altes Ruayâl,
Yetmiş beşinci doğum yılında oğuz babanız, bütün acunda saygılı bir sevginin söyüncü ile çevrelendi. Genlik, baysal içinde erk sürmenin gücü işte bundadır.
Ünlü babanız, yüksek kralınız beşinci Güstav’ın gönenci için en ıssı dileklerimi sunarken, Altes Ruvayâl, sizin Altes Ruvayâl, prenses Louise, sevimli kızınız Altes Prenses İngrid’in esenliğine, tüzün İsveç ulusunun gönencine içiyorum.''
Güstav Adolph tabii ki Türkçe bilmiyordu. Dolayısıyla bu konuşma metninin hangi dilden olduğu onun için sorun değildi ama Türkçe bilen tercümanları eminim ellerine metnin Osmanlıcası verilmemiş olsaydı ‘’ Ulan biz Türkiye diye bir başka ülkeye mi geldik?’’ derlerdi. Neyse ki Atatürk de bu konuşma metnini Osmanlıca olarak yazmış sonra öz Türkçeye(!) çevirerek okumuştu ve tercümanların ellerine Osmanlıca metin verilmişti de iki ülke arasında ‘’ Sen bizle dalga mı geçiyorsun kardeşim?’’ şeklinde bir diplomatik kriz yaşanmamıştı.
Evet... Atatürk de bir şeylerin ters ve yanlış gittiğinin farkındaydı. Öyle ki Falih Rıfkı Atay’a ‘’ “İsmet Paşa’yı gördüm: Konuşamıyoruz, dilsiz kaldık.’’ Diye dert yanmıştı.
Peki bir şeylerin yanlış gittiğini fark eden Atatürk, bu Öz Türkçe sevdasından vazgeçti mi?
Hayır. Asla vazgeçmedi. Hatta herkesin bildiği bir gerçektir ki Atatürk’ün ölmeden önce söylediği son sözleri içinde en fazla tekrarladığı ‘’ Ah dil...Aman dil ‘’ olmuştur.
Bu konuda bir hatırayı burada naklederek bu bölüme nokta koyalım.
16 Ekim 1938. Dolmabahçe Sarayı... Vakit öğleden sonra...
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak anlatıyor:
'Hususî dairesine girdiğimde Prof. İrdelp ile Operatör Mim Kemal Öke koridorda birtakım ilaçlar hazırlamakla meşguldüler. Kendisi yatağının içinde oturmuş, şiddetli bir bulantı ile mütemadiyen öğürmekte, ağzından pek az miktarda sarı bir mayi çıkarmakta idi.'
Doktorlar kendisine bir enjeksiyon yapmakla beraber, küçük buz parçaları da yutturmaya başladılar. Biraz sonra öğürtü kesilmişti.
'Beni kaldırınız' dedi. Halbuki tam aksine ‘’yatırınız demek istiyordu. Yatırdık. Ben, baş ucuna sokularak, 'Buz iyi geldi mi efendim' diye sordum; 'Evet' cevabını verdi ve akabinde kendisini kaybetti.
Vücudunda birtakım asabî araz belirmişti. Sık sık başını iki tarafa çeviriyor, mütemadiyen ve 'aman' kelimesini uzatarak, 'aman dil, aman' diye söylenip duruyordu. Acaba bu sözleriyle neyi kastediyordu? Dilinden bir sıkıntı çekiyordu da onu mu ifade etmek istiyordu; yoksa şuuru altındaki dil meselesinden mi bahsediyordu; bunu ne doktorlar, ne de biz bir türlü anlayamadık.'
Evet... Atatürk ölüm döşeğinde bile dil konusunu düşünüyordu. Bu konu onun için hayati bir konuydu.
Tekrar 1935 Yılına dönüp Güneş Dil Teorisiyle devam edeceğiz
Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( ‘’vatandaş Türkçe Konuş !’’ Kampanyalarından Kürt Tilkisi, Ermeni Koyununa... başlıklı yazı Sami Biber tarafından 7.11.2022 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
 
Bu sayfadaki tüm yazı ve içerikler Sami Biber sorumluluğundadır. Sami Biber hakkında bilgi ve yazılarına ulaşabilirsiniz.
Yukarı/
© 2008-2022 Edebiyat Evi | Eserlerin tüm hakları ve sorumluluğu eser sahiplerine aittir.