Ben Kime Gaçıyom

BEN KİME GAÇIYOM

            Atı ve adamı olan köylüleri harmandan kalkalı neredeyse on gün kadar olmuştu, İrbaam öküzlerin peşinde ağır ağır döven süre dursun aslında sadece bedeni orada, aklı başka yerdeydi

            Babası onca savaşlara katılmış, en son katıldığı kurtuluş savaşında anasının dediğine göre savaşa katılan köylülerince birkaç kez cephelerde görülmüş, savaş bitimi onlar köylerine döndükleri halde aradan bunca yıl geçmesine rağmen babasından ses seda çıkmamıştı.

             Anası Salime kadın iki kızı ve oğlu İrbam’e hem analık hem babalık yapmış, kayınlarının onların üzerlerinde titremesiyle kimse ona yan gözle bakama cesaretini gösterememişti. Evin hem erkeği hem kadını olmuştu. Her işe koşar, başının sıkıştığı yerde kayınlarından destek alır, erkeğin olduğu yerlere onlarla giderdi. İrbaam biraz palazlandıktan sonra kayınlarına ne de olsa eskisi kadar kalmamıştı.

            Zamanla İrbaam onun eli ayağı olmuş, yerine göre evin her ihtiyacına onu gönderiyordu. Kayınları önceden tarlaları ortak ekip çıkan mahsulü hep beraber bölüşürlerken İrbaamin elinin iş tutmasıyla tarlaları bölüşme gereği duydular. İlk önceleri Salime Kadın buna içerlese de durumu anlayan kayınları “bizim gelin, sen heç meraklanma, yine esgisi gibi gözümüz üzerinizde olacak” deyince rahatlamış oldu.

            Günün birisinde Salime Kadın oğlunu yanına çağırdı. “İrbaam’im guzum; toom ekmenin vaatı geldi, bizim şahman  büydeyinin içi birez çavdarlı, sen Halibaam dayına git onlardan beş kile toomluk al gel de emmin gilinen yarin gidip bi soluk şu Küllü yeri ekiverin olmaz mı”

            İrbaab öyle güçlü kuvvetli, uzun boylu birisi değil aksine kime çekti bilinmez emsallerine göre zayıf, boyu kısadan biraz uzun, üstelik burnundaki tıkanıklıktan da zor nefes alan, bıyıkları henüz yeni terlemiş, askerlik muayenesi henüz gelmiş gençten birisiydi.

            İrbaam evdeki eşeğin yanına komşunun eşeğini de alıp sırtlarına ipten örülmüş iki adet kırk yamalıklı çuval atarak “nasıl olsa orada çuvalları eşeklere yükleyecek iki adam bulunur” düşüncesiyle uzaktan anasına dayı geçen İrbaam’in evine gitmek için kendi eşeklerine bindikten sonra diğer eşeğin yularını eline alarak deh deyip yola düştü.  İrbaam dayısının evi kendi evlerine bayağı uzak olup köyün gün doğumu tarafında ki en son evdi.

            İrbaam bir müddet yürüdükten sonra dayısının evine vardı. Eşekten indikten sonra kaçar korkusuyla onların yularlarını sıkıca tutarak “Hailbaam dayıı, Halibaaam dayıı” diye çağırırken bir yandan da elindeki deynekle çatal kapıya vuruyordu.

            “Geldiim, geldiiim az bekle helee”diyen inceden bir ses duydu. Biraz sonra çatal kapının bir tanesi kulakları tırmalayan bir gıcırtıyla açıldı. Kapıyı güzeller güzeli, uzun boylu, kırmızı benizli, kumral saçlı, hafiften kilolu, başı yazmalı, huri melek mi bilinmez evin kızı Zeynep açmıştı. Göz göze geldiklerinde İrbaam'in başı döner gibi oldu, birden o eve ne için geldiğini unuttu, kapının önüne devrileceğini sandı, kalbi adeta gümbür gümbür atıyor gibiydi. Elindeki deyneğin yere düşmesiyle çıkan sesten kendisine gelir gibi oldu. Kızından sonra Hailbaam dayısının kapıya gelmesi fazla sürmedi. Adam İrbaam'in durumunu pek beğenmemişti “hayırdır evladım hasta mısın, elin yüzün gıpgırmızı, ter su içinde galmıssın, gıız Zeyneep yanından su getir, bide ayran çalkala” diyerek onun gelmesiyle oradan uzaklaşan kızına emirler yağdırdı.

            İrbaam o günden sonra Leyla’sını arayan Mecnun’a dönmüştü. Yatıyor kalkıyor hep Zeynep'i düşünüyordu. Köylük yerde kızlar kolay kolay aile baskısından dolayı pek dışarıya çıkamazlardı. Onlar ancak su bahanesiyle köyün çeşmesine gider orada kız arkadaşlarıyla buluşur, nişanlı olanlar birbirine ayna tutarak ışmar ederlerdi. İrbaam bu düşünce ile Zeynep gilin evinin yanındaki çeşmeyi mesken tutmuştu. Zeynep sabahları evdeki inekleri çeşmenin haftında suladıktan sonra onları otlatmaya götüren çobana teslim ediyor, ara sıra da çeşmeye suya geliyordu. Kafası yerde olduğundan kendisi için oralarda gezinen İrbaam’i ya fark etmiyor ya da oralı olmuyordu. İrbaam fırsatını bulup birkaç kez ayna tutsa da bu Zeynep’in umurunda bile değildi.

            Tertipleriyle beraber Taşlı Gedikten köylülerince askere uğurlanırken bile kendisine sarılarak ağlaşıp duran ana ve kardeşleriyle ilgilenmiyor gözü ortalarda Zeynep’i arıyordu. Asker ocağında sevdasına olan dalgınlığından çok sopa yese de onu düşünmekten edememişti. Üç yıl süren askerlik döneminde ona zamanla sevda derdini açtığı tertipleri köylüsü Rıza ile Osman çok destek olmuştu.

            İrbaam hem düven sürüyor hem Zeynep'i düşünüyordu. Askerden geldikten sonra ne kadar Zeynep’ine yanaşmak istediyse ondan kendisinden yana olumlu bir tavır görmemişti. İçini yakan bu dertten nasıl kurtulacak Zeynep’e nasıl kavuşacaktı. Belki de bu düşüncelerinden dolayı kendisini işine pek veremiyor harmandan kalkması gecikiyordu.

            Anası da İrbaam’in askerden geldiğinden beri bu dalgınlığının farkındaydı ama ona bir şey demeye korkuyordu "hadi evinin ocak umudu tek oğlu ya hastaysa”. Bu böyle olamazdı, sonucu ne olursa olsun bunu oğluna sormalıydı. Harmandan zor kötek kalktılar. İş bununla bitmiyordu, tekrar tohum ekilecek ama İrbaam’de bu işi yapacak takat göremiyordu.

            İrbaam akşam yemekten sonra bir sigara yakıp sokağa kapıdan adımını atmasıyla adeta öksürükten boğulacak gibi oldu. Zaten tıkalı olan burnundan nefes alamazken birde sevda belasına sigaraya alışmıştı. Anası omzundan tuttuğu gibi iki kızının yardımıyla onu içeri aldı. İrbaam biraz nefeslenip kendisine geldikten sonra anası ağlayarak sorduğu sorulara aldığı cevaplarla onun derdinin ne olduğunu öğrenmiş oldu. Ertesi günü Salime kadın yanına birkaç akraba ve komşu kadınlarla dayı kız Zeynep'e bakmaya gittiler. Kızı görücüler gibi o da çok beğenmişti. Bu gidiş gelişler üç dört kez devam etti. Zeynep evine gelin olarak yakışacak  türdendi. Dünür gitmeyi kafasına koydu, ne de olsa akrabalardı, İrbaam varken kızını dayısı bir başkasına verecek değildi ya.

            İşler hiçte Salime kadının dediği gibi olmuyordu, pabuç pek pahalıydı. Ne kadar ısrar etseler ve ricacı olsalar da her dünür varışlarında hizmette, ikramda kusur etmeyen ana baba iş kızı vermeye gelince olmadık bahanelerle işi yokuşa sürerlerken en son gittiklerinde “bir daha bu gapıya gız istemeye gelmeyin, valla akraba makraba bilmek” diyerek adeta dünür gidenleri evden kovdular.

            Dünür gidenlerin ellerinin boş gelmesiyle İrbaam’in tüm ümitleri suya düşmüş, adete bastığı yeri bilmeyen bir derbeder olmuştu. Akşamları öfkeyle dışarı çıkıyor bazen yalnız bazen de arkadaşları Rıza ve Osman’la buluşuyor, fazla gecikmeden de eve geliyordu. Anası; “oğlum bu gadar üzülme, goca köyde başga gız mı yok, ben seni everrim ” dese de kafasına girmiyor sessizce yatağına uzanıyordu.

            İki arkadaşı ona candan daha yakındılar. İrbaam’e sezdirmeden kendi aralarında anlaşarak bir plan kurdular. Plan gereği Rıza Zeynep’e çeşme başında kimseye çaktırmadan bir işarette bulununca karşılığını almada gecikmedi. Rıza ile Osman o köyde boyda postta ve yakışıklılıkta parmakla gösterilecek delikanlılardı. Mesele şimdi anlaşılmıştı, kız İrbaam'i cılız oluşundan dolayı istemiyordu.

            Rıza yakışıklı olduğu kadar ağzı da güzel laf edenlerdendi. Gerçi Osman’ında ondan aşağı kalır tarafı yoktu ama görev Rıza’ya verilmişti. Rıza kah ayna tutmakla kah işaret etmekle zamanla Zeynep’i evde tutmaz etmişti. Zeynep anasına inandırıcı bir bahane uydurarak uzaktan uzağa Rıza ile işaretleşiyordu. Bir gören olsa seyreyle köyde çıkacak dedikoduları ama bukimin umurunda. Aradan bir ay kadar geçtikten sonra Rıza Zeynep’le yolda güya tesadüfen karşılaşmış gibi yaparak bir çırpıda  “ bu aşam hazırlığını yap, zabah ezeninde seni gaçıracağım, çatal gapıyı arkadan sürgüleme.”deyip yoluna devam etti.

             Üç arkadaş işleri bitince buluştular, Rıza ile 0sman İrbaam’e olanları olduğu gibi anlattılar. İrbaam’in sevinçten ayakları yere değmiyordu. Akşam kız kardeşleri uyuduktan sonra anasına olanları anlatmada bir mahsur görmedi. Anası “sen erkenden yat uyu, ben sizlere yolda yiyecek çıkısı hazırlayım bari.”deyip evin sofasına yürüdü.

            Köylerine yakın Sor Savuş köyü vardı. Başka köylerden kız kaçıranlar hayırsever Murtaza dayının vakitli vakitsiz kapısını çalıp misafiri olurlardı. Çevre köyler bu adamın hatırını sayarlar, kaçan kızını bulamayanlar onun kapısını aşındırırlar, o da iki ailenin arasını bularak işi tatlıya bağlardı.

            Kız kaçıranlar bir saate yakın bir yürüyüşten sonra dinlenmek ve karınlarını doyurmak bahanesiyle kendi köyleri ile Sor Savuş köyünün arasında bulunan bir çeşmeye ulaştılar. Zeynep başından hiçbir şeyden şüphelenmese de “bu çelimsiz İrbaam adirefimde ne diyi gıvranıyor” diye kendi kendine ona gıcık oluyordu. Karınlarını doyurduktan sonra yola çıkacakları vakit Rıza ile Osman biraz ileride durarak aralarına mesafe koyduklarında İrbaam Zeynepİ’in neredeyse ağzına girecekti.

            Zeynep İrbaam ve Osman'ı Rıza’ya yardımcı sanırken dünür gelenler birden aklına gelince olanlardan şüphelendi. “durun hele, ben kime gaçıyom”. Arkadaşlarının cevap vermesine fırsat vermeden onlardan atik davranan İrbaam burnundaki tıkanıklığın kendisini engellemesine rağmen “mana gidiyon zeynebim, mana gidiyon”.

ERDOĞAN ÇALIŞKAN 04 04 2021 KIRŞEHİR GERÇEK YAŞANMIŞ HİKAYELER

           

 

Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( Ben Kime Gaçıyom başlıklı yazı İpciERDOĞAN tarafından 4.04.2021 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )