Editör-yazar Serpil Tuncer İle Kalemi Üzerine
Editör-yazar Serpil Tuncer İle Kalemi Üzerine





Edebiyatla uğraşmak dik bir yamacı tırmanmaya benziyor. Tırmanıyor ama bir türlü zirveyi göremiyorsunuz. 

Serpil TUNCER

 


Bu hafta çok kıymetli bir konuğum var; Sevgili Serpil Tuncer…


Kendisi birçok kişinin hayran olduğu İstanbul’un kanatları altında görev yapan, duygularını, kurgularını, görüp yaşadıklarını yüreğinden okura aktaran bir şair, yazar, edebiyat sevdalısı.


Sohbetimize geçmeden önce konuğumuz Serpil Tuncer ile ilgili size birkaç cümle de olsa bilgi vermek isterim.


1972 İstanbul doğumlu olan yazar, Karadeniz Teknik Üniversitesi Rize Meslek Yüksekokulu İşletme Bölümü mezunu. Arel Üniversitesi’nde de yüksek lisansını tamamlayan yazarımız bugüne dek dört esere imza atmış. Yeni eseri de çok yakında okurlarıyla buluşacak. Bunun yanı sıra Acemi Dergisi’nin editörlüğünü yapmakta ve kendi çabalarıyla kurduğu bir edebiyat sitesi var. Konuyla ilgili olanların iyi bildiği bir site: Erik Ağacı Öykü Sitesi.


Neden öykü sitesi biliyor musunuz? Çünkü Serpil Tuncer iyi bir öykücü. Kalemi kuvvetli ve etkileyici. Okuduğunuz öykü hafızanızda yer ediyor. Yani bir kez bir yerde daha okunmaya başlasa devamını sizin getirebileceğini hissedebiliyorsunuz. Betimleme, anlatma, kurgu ve sakinlik mükemmel.

Neyse… Uzatmayayım ve artık onu sizinle tanıştırayım.


-Hoş geldiniz Sevgili Serpil Hanım. Öncelikle bizi kırmadığınız için teşekkür ederim. Hakkınızda fazla ayrıntıya girmedim, sizden duysunlar istiyorum. Serpil Tuncer’in bir günü nasıl geçer, ilk bunu sormak istiyorum.


serpil tuncer ile ilgili görsel sonucu

 


Öncelikle bana yer verdiğiniz için çok teşekkür ederim. Günüm nasıl geçer; yoğun, çok yoğun. Çalışıyorum ve ne yazık ki en verimli saatlerim iş yerinde geçiyor. Oysa bana göre bir yazarın çalışmama gibi bir ayrıcalığı olmalı. Bir ressam nasıl ki saatlerce tablo yapıyorsa, bir balerin nasıl günlerini bale yaparak geçiyorsa, bir yazarın da günleri böyle olmalı. Edebiyatla, okuma ve araştırmayla dolu dolu olmalı. Oysa malum, hayat şartları denen bir durum var. Sırf yazmak adına bohem bir hayat yaşamayı yeğlerdim. Olmadı ne yazık ki. Şu durumda ancak gecenin geç saatleri bana kalabiliyor. O da yeterli değil.


-Öyküleriniz can alıcı. Öykünün yazmanın ve okumanın tadı romandan çok farklıdır, iyi bilirim. Size öyküyü,  daha doğrusu edebiyatı sevdiren ne oldu? Duygusal kişiliğinizin yazmakla bağlantısı var mı?


Hep yazmak istedim. Öykü edebiyat türleri içinde en bana en farklı gelen tür. Şiirle başladım ama öykü ile düşüncelerimi daha iyi ifade edebildiğimin farkına vardım. Öykü yazmak; hem çok kolay hem de çok zor. Bazen tıkanıyorsunuz kalem ilerlemiyor. Benim öykülerimde genel de bir son yok. Sonu okuyucu tamamlasın istiyorum. Çünkü her bireyin kendince tamamladığı bir son mutlaka vardır. Bana göre her birey özeldir. Düşünceleri de yazarın yarım bıraktığını pekâlâ tamamlayabilir. İşte bu tamamlama okuyucuyu öyküye katıyor.


-Daha çok insan psikolojisini işlediğinizi düşünüyorum. İyi bir gözlemci olduğunuz gerçeği satırlarınıza yansıyor. Karakterleri ve iç dünyalarını tasviriniz bunu gösteriyor. Kurgunuzu renklendirmede oldukça başarılısınız. Siz kendinizde en çok hangi yönleri seviyorsunuz ve öyküdeki başarınızı sağlayan bu yönünüz mü?


Gözlemciyim. Evet, bu doğru ama olay gerçek olmasa bile, yani öykü bir gözlem sonucu oluşmamış olsa bile hayal gücüm devreye giriyor. Bazen karaktere öylesine bürünüyorum ki, karakterin duyguları bana geçebiliyor. Hep şu soruyu soruyorum kendime: Ben mi karakterin başına geleceklerini yazıyorum yoksa Alaattin’in şişesinden bir karakter çıkıyor da o mu bana bunları yazdırıyor, anlayamıyorum.


-Bu arada basım aşamasında olan kitabınız Kuşları Uğurlama Sanatı’ nda okurları nasıl öyküler karşılayacak?


Sıradan, hayata dair öyküler… Ancak masalsı öyküler de var.

 

serpil tuncer ile ilgili görsel sonucu


-Dil ve Edebiyat, Aşkar, Temrin, Mavi Yeşil, Lacivert, Yedi İklim gibi birçok dergide öyküleriniz yayımlanıyor. Dergilerde yazmanın yazara katkıları nedir sizce?


Dergilerde çıkan öyküm olursa o gece sevinçten uyuyamıyorum. Beni destekleyen ve yazma aşkımı körükleyen bir olgu bu durum. Bunun ünlü olmak ya da isim yapmakla bir alakası yok çünkü bu ülkede ünlü olmanın çok daha başka kolay yolları var. İnanın en zoru edebiyat.  Edebiyatla uğraşmak dik bir yamacı tırmanmaya benziyor. Tırmanıyor ama bir türlü zirveyi göremiyorsunuz. Okuyan bir millet değiliz ne yazık ki. Okuyucusu olmadıktan sonra en şahane romanı bile yazsanız ne yazar…


-Size kesinlikle katılıyorum. Hele ısrarla kitap isteyen ama okumayanları bir elime geçirsem... Yanaklarından öpeceğim. Neyse... Konuyu dağıtmayım, daha önce yayınlanan Erik Ağacı isimli bir şiir kitabınız var. Şiir hayatınızın hangi aşamasında sormak istiyorum. Ne tür şiirler yazıyorsunuz? En sevdiğiniz şairlerden birkaç isim alabilir miyiz?


Şiiri çok sevdim ama öykü beni benden alıp götürdü. Anladım ki ben şiire sevdalanmış ama öyküyle nikâhlanmış bir yazarım… İnşallah bu gönül birlikteliği yıllarca sürer. Başka türler ilgimi çekmiyor. Roman yazamam örneğin.


-Öyküyle boşanmayın elbette ama bir kaç roman da çocuğunuz olsun isteriz. Okumadan yazmak kendi kendini tekrar etmektir. Elbette sizin de hayranlık duyduğunuz kalemler vardır. Özellikle öykü dalında kimleri tercih ve takdir ediyorsunuz? Niçin?


Tabi ki Sait Faik… Sınırları ülkemizi aşmalı. O bambaşka. Sonra Refik Halit Karay, Firuzan, Tezer Özlü, Vus’at O Bener, Yaşar Kemal ve daha nicesi…


-Refik Halit Karay'ı ben de çok seviyorum. Öyküleri müthiş... Karakterin yarasını bedeninizde hissettiren bir yazar. Olamaz böyle bir şey dediğim kalemlerden.  Bu arada önceki öykü kitaplarınız hakkında da okurlarımızı bilgilendirmek isterim.  Ekinoks Günleri, Mor Sokak Sakinleri ve Büyülü Deniz. Bu eserlerin yayım aşamasında neler hissettiniz? İsimleri nasıl belirlediniz?


İsimlerini yıllar önce koymuştum zaten. Öyküler de üç aşağı beş yukarı aklımda şekillenmişti. Kâğıda dökmek kaldı ama yayınlanma aşaması çok zordu. Bizim gibi isim yapmamış yazarların kitaplarını yayınevleri basmıyor. Kitap dosyalarımı en az elli yayınevine elektronik posta olarak göndermeme rağmen çoğunlukla olumsuz olarak bana geri dönüldü.  Kendi içinde onlar da haklı ama bu durum bir yazar için çok kötü. İnsanın bütün şevki kırılıyor.


İlgili resim

 

-Yayınevleri konusu bambaşka... O konuya girersek çıkamayız Serpil Hanım. Sayısız yayınevi ile çalışmış biri olarak onları da haklı buluyorum. Ha bir de bunların arasında okuduğunu anlamayan, okumadan basanlar da var. Biz yayınevi değil okura bakalım. Okurlarınızdan gelen tepkiler nasıl? En çok hangi yönünüzü seviyorlar?


Tepkiler çok iyi. Ancak benim öykülerime depresyon öyküleri diyenler de oldu. Sizce bu dünya çok mu güzel? Ben bu güzelliğin neresini göremiyorum? İklim değişikliği, apartmanların içine sıkışmış onca insan, savaşlar, kadın cinayetleri, hızla yükselen plazalar ve daha neler neler… Sokaklarda top oynayarak büyüdüğümüz, komşu evlerinde film izlerken uyuyup kaldığımız o günler nerede? Dünya artık böyle bir yer. İyice çığırından çıktı. Bu durumda cennet öyküleri yazamam elbet.


-Cennet Öyküleri güzel bir isim oldu, yeni kitabınıza isim hazır o halde. Edebiyat camiası koskoca bir umman. Girince çıkmak yaklaşınca uzaklaşmak mümkün değil. Bu alanda tanıştığımız her şair yazar bize olumlu ya da olumsuz birçok tecrübe kazandırıyor. Bu konuda sizin düşünceleriniz nedir? Yazarlarımızda iyi ki var dediğiniz ve keşke olmasaydı dediğiniz hangi özellikler daha belirgin?


Edebiyat dünyası ahbap, çavuş ilişkisi, ne yazık ki.   Aynı görüş ve düşüncede değilseniz kimse sizi adam yerine koymuyor zaten. Herkes adamını tutuyor. DNA’larımız bu kadar farklıyken hepimizin aynı düşüncede olacak olması tuhaf değil mi?


serpil tuncer ile ilgili görsel sonucu

 


-Acaba yazar Serpil Tuncer, bundan yirmi yıl sonra edebiyatın neresinde olmak istiyor? Proje ve planları var mı? Biraz ipucu alabilir miyiz?


Şu itirafı kendime ve size yapmak zorundayım. Ben bu yüzyılın yazarı değilim. Bunu ukalalık ya da güven patlaması olarak anlamayın lütfen! Ben geleceğe yazıyorum. O yüzden yaşadığım zaman dilimi beni ben yapmayacaktır zaten. Ama elim ayağım tutana kadar yazmaya devam edeceğim. Allah ne kısmet ederse… Nasip ne kadarsa artık.


-Fuarlara, toplantılara katılıyor musunuz? 


serpil tuncer ile ilgili görsel sonucu


Fuarlara elimden geldiğince katılmak istiyorum. Okuyucumla bütünleşmek beni çok mutlu ediyor. Ancak zaman bulmak çok zor.


-Evet, zaman... En önemli varlığımız. Peki, öykünüzden bir paragrafı okurlarımız için paylaşabilir miyiz?


“Çığlık” İsimli bir öykümden bir alıntı yapmak isterim.

Kambur, heyecanla idamın yapılacağı avluya gelmişti. O da ne! Dev gibi kaba saba bir adam beklerken idam masasında zayıf, çelimsiz bir kızcağız elleri arkadan bağlanmış olarak boynunda yağlı urgan ile sehpanın üzerinde bekliyordu. Kambur, idam masasının önüne iyice yaklaştı. Doğrultamadığı belinden dolayı göz bebekleri yukarıdaki kızı süzüyordu. Kızın güzelliği karşısında büyülenmişti. Uzun, kömür rengindeki saçları sabahın soğuk yelinde uçuşuyor, kırmızı ince dudakları titriyordu. Sonra kızın beyaz elbisesine baktı. Kefeni olacak bu beyaz elbise ağaran sabahın içinde çivit mavisi rengini almıştı. Kambur, masanın önünde bir tur attı. Kızın bakışlarını yakalamak istiyordu. Ondan kendisine değecek nazara hasret âşık gibi dolandı. Masaya biraz daha yaklaştı. Kızın çekik gözlerini gizleyen sık kirpiklerini aralamasını istercesine kıza baktı. Melek başını diğer tarafa çevirdi. Kambur da hızla diğer tarafa geçti. Kızın bakışlarını istiyordu. Erkekliğini onore edecek, belki de erkek olduğunu yıllar sonra hatırlatabilecek bir bakış istercesine kıza baktı.  Melek yine bakmadı. Başını tekrar diğer tarafa çevirdi. Israrla göz teması kurmuyordu. Kambur hiddetlendi. Yıllar yılı toplumdan itilmişliğinin acısını bu kızdan çıkartmak istercesine sağ ayağını havaya doğru kaldırdı ve ansızın vurdu sehpaya. Derin bir “tak!” sesi çıktı. Sehpa arkaya düştüğünde Melek’in bu dünyadaki hayatla ilgili bağı da kopuvermişti. Bitmişti işte! Kambur’a bakabilseydi eğer, bir bakış, bir can alıcı bakış atabilseydi belki de sonu böyle olmayacaktı. Kambur, bu idamı yapamayacağını söyleyip çekip gidecekti. Ama öyle olmadı. Melek bakışlarını gizlemişti ve şimdi ipin ucunda hızla sallanıyordu. Bu hayatın iyisine kötüsüne nasıl direnmediyse ölümüne de direnmemişti.  Önce ayakları titredi. Olanca hızıyla kasıldı. Saçlarına dolanan ipten dolayı artık rüzgârda saçları uçuşmuyordu. Elbisenin altındaki bedeni bir süre daha debelendi. Sonra başı hafifçe omzuna düştü. Ağzından dudaklarına doğru biraz kan aktı. Kısık gözleri iyice açılmıştı. Gözbebekleri büyüdü, büyüdü… Çırpınması bitmişti nihayet ve göz bebekleri tek bir kişiye bakıyordu. Kan oturmuş gözleri dehşette Kambur’un bulunduğu yöne doğru kaymıştı. Sanki ona söyleyecek sözleri varmış da diyememiş gibi bakıyordu. Korktu Kambur. İlk defa birinin sehpasını itmekten ve onun ölüme giderken ki hâlini izlemekten zevk alamamıştı. Bir an evvel avludan çıkıp gitmeyi istedi. 

 

Memurlar düzeneği aşağı çekip kızı yere indirdiler. Melek’in boynuna dolanan urganı çıkardıklarında boynunun kırıldığını fark etmişlerdi. Bu durum artık onun ölümünü tasdik ediyordu.  Melek usulca verivermişti canını. Bedeni ise hâlen sıcaktı. Sanki kalbi ipil ipil atıyordu. İdam masasında uzunca bir süre yattı Melek. Nevzat, Kambur’u hapishanenin arka kapısından gizlice çıkarttı. Ne jandarmalar ne de memurlar bu işe ortak olmak istemediklerinden az önce gördükleri manzarayı görmezden geldiler. Çünkü kimse Nevzat’ın makamına geçmek istemiyordu. Ona boşuna hapishanenin Azrail’i demiyorlardı. Azrail olmak her kula nasip olmayan bir işti.

 


-Bu öyküyü okumuş ve çok beğenmiştim. Yüreğinize sağlık. Okurlarımıza iletmek istediğiniz bir husus var mı?


Hepsi benim için özel ve güzel insanlar… Çünkü neredeyse bütün yazdığım öykülerimin sonunu tamamlıyorlar. İyi ki varlar.


-Vakit ayırdığınız için teşekkür eder, çalışmalarınızda kolaylıklar dilerim. Sizi tanımaktan çok mutlu olduğumu belirtmeden geçemeyeceğim. İlhamınız bol olsun efendim.


Teşekkür ederim…

 

Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( Editör-yazar Serpil Tuncer İle Kalemi Üzerine başlıklı yazı F.Ç.Kabadayı tarafından 14.01.2018 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )